22 Ağustos 2013


ondokuzunda bir çocuğun ölümünü okumak

aynı satırları defalarca, defalarca ve defalarca
uykuya dalmak yeniden, ölüme yatmak
özdeşleşmek istemek giden canla.
uyandığında aynı gerçekle karşılaşacağını bilmek
uyanmak istememek, ali ismail'e yatmak
ne getirebilir seni geri, ne getirecek
ağlayamamak, gırtlağında bir yumruk, nefesin kesilmesi
sözün defalarca, defalarca ve defalarca bitmesi
bir hıçkırsam, yıkılacak barajın duvarları
o yumruk yok mu o yumruk boğazımda düğümlenen
ağlayamayacaksam nasıl bir yol bulmalı
nasıl atmalı içimdeki acıyı, öfkeyi
bir yol, bir yol verin akayım akayım da geçeyim,
beni kendime hapsetmeyin gözlerimin yaşları
ondokuz yaşında, ondokuz.. ondokuz kez öleydim diyorum...
ondokuz ondoku kez karşınızda duracağım,
ondokuzuncuda öleyim, söz olsun,
kendimi, kendime bakamıyorum
ayna sırını yitirmiş cam gözlülüler, kör gözlülüler ifadesiz
kendime bakabilecek miyim yakın bir zamanda
ağlıyorum şimdi, hıçkırıyorum ve tükeniyor sözcükler...
bu öfkeyi siz bilediniz,
bedelini ödeyeceksiniz!

13 Temmuz 2009

bak şimdi!!!

unuttuğum bir kaç şiirimsi vardı. yazayım da içimde kalmasın;

bir elinde çekiç bir elinde çivi
karşıda duvar
karşıda beyaz badanalı duvar
beyaz badanalı bakire duvar
çekici kaldırdı
çiviyi
alnına çaktı




kimi kimden kim kurtaracak
kime ne
ol devran böyle döner
çomak sokmak neyine
bugün
yarın
dün olacak
değişim yetişene
yaşlı dünyanın bunak insanları
vurun dibine dibine


+18 devam edecek...

10 Temmuz 2009

ölüme yatmak ya da yatanı izlemek

1996, tüm hapishanelerde açlık grevi başlamış. sadece türk solunun eylemi. o an düşünüyorsun; neden kürtler destek vermiyor?
çocuk da değilsin. ortada bir anlamsızlık var.
bir süre sonra kürt tutsaklar da destek veriyor. açlık grevleri ölüm sınırında. devletten tıs yok. izmir'de yarı profesyonel bir tiyatro grubum var. türk solu dahil olmak üzere tüm sol !!! hareketlere inancımı yitirmişim. sermaye globalizmden bahsederken bizimkiler bölündükçe bölünüyor. sadece şaka gibi bakıyorum olup bitenlere. fakat bir nokta geliyor ki; ya herru ya merru. içerde savunmasız insanların şiddete maruz kaldığını öğreniyoruz. ölüme yatan insanı öldürme girişimi. şuna dahi izin vermiyorlar; biz istemeden ölemezsiniz.
slowamir mrozek'in " sığıntılar" isimli oyununu sahneye koyuyorum. iki kişilik bir oyun. karekterlerden biri anayasa profösörü, diğeri bir polonyalı köylü. köylü oynuyorum. yüzümde bir ton bıyık. kısa bir süre sonra, izmir valiliği önünde bir eyleme denk geliyorum. oturma!!! eylemi. oturduğum için gözaltına alınıyorum. sebep bıyıklar. üstelik birilerine suç yüklemek lazım. e.. ben de temizim üniversitedeki bir kaç olay dışında. ve ... ta taaaammm.... içerdeyim.
ayrıntıları başka yazıya. buca cezaevine siyasi almayın direktifi üzerine sabahın köründe manisa-alaşehir'deyiz. iki kişiyiz.adli mahkumların kaldığı bir yer. bizi onlardan ayırmak için revire götürdüler. bir tek hapçı bir çocuk var, izole etmişler. 20 gün yemek yemedik. cezaevi müdürü "mahkemede zor durumda kalırsınız" dedi. yiyemedik...

ayrıntılar +18 blogumda yer alacak...


video

ıssız adam - korkak adam

çağan ırmak hayranı bir dostum eşiyle izlemişti filmi. vizyona girdiği ilk günlerde. film çıkışında beni aradı. " sevmedim " dedi. beklentileri farklıymış. beni neden aradığını hiç düşünmedim. sorgulamadım. "populer olandan uzak dur " mottosunu fazla benimsediğimden filmi unuttum. ve bugün izledim.
yıllar önce bir kadına şöyle söylemiştim; " sen beni sevmekten bahsediyorsun ama inanmıyorum. senin derdin kapsamak. beni içine almak. " söyleyemediğimse şuydu; " bu beni korkutuyor."
bir kadın hayatınıza girer, planlar programlar yapılır, eş dost tanıştırılır...
dur be güzelim. seninle birlikte olup olamayacağımızın kararını vermemişiz daha. dur bir bakalım; eksiklerimiz, gediklerimiz nedir?
dur bir ; anaçlığını unut yahu. senin çocuğun olmak istiyor muyum? her şey paldır küldür gelişir. yapamazsın . kaçmak için boktan yollara başvurursun. oysa köpek gibi ihtiyacın vardır. ve seni korkutan; kadın bunu anladığında cazibeni yitirmen olasılığıdır.
yazacak çok şey var. elim gitmiyor. bu sanki, alperi de deşifre etmek gibi bir şey. ki; aslında kendini deşifre etmek. bir filmde, annesini dahi sarılıp öpmemiş bir adamı anlatamıyorsan, gerçek hayatta zorluğunu düşünün.
bağlanma korkusu nedir? neden ada yatakta uyurken başka bir kadına gidersin ki; derdin yatmak falan değildir.
ama "o" na ait olmadığını gösterme çabası değil mi bu? kime aitsin peki?
uzatmayalım... yaşamadan bilinmiyor.

aşkı kurgulayan kadınlardır. erkek figürandır.
filme dair açıklanmayan alpersevgisizadamkorkak sanki şöyle açıklanabilirdi; vicdani red.

kadere hala inanmadığımı belirtmek isterim. dinleyelim;





video

roman diye kitaba derler çingeneyiz çingene...

çocukluğum istanbul gültepe'de geçti. gültepe, 6o yıllarda çingenelerin göçebe konakladıkları mecidiyeköy deresinin sırtları. o dönem muhacirleri yerleştirmek için mekan arayan hükümet çingenelerin işgal ettiği!!! bu alana göz dikmiş. jandarmalarla girilen çatışmalar sonucu bu esmer kardeşlerimiz gültepe - çeliktepe sırtlarına kaçmışlar. oralara yerleşmişler.
dayım anlatırdı, gültepe'de en ucuz evlerden birine yerleşmişiz. çingen mahallesi içinde. ben üç yaşlarımdayken. sokakta bir çingene çocuğun burnunu kanatmışım. bir kaç gün evden çıkmaya cesaret edememişler.
yıllar sonra çingene mahallesiyle diğer mahalleler ayrışıverdi. o zaman yaşım on dört. biz apartmana geçtik onlarda tık yok. aynı teneke evler. ben polis koleji sınavlarına hazırlanıyorum. darbe sonrası devrimden vazgeçip iktidar olmayı kafasına koyan ailemin yönlendirmesiyle. bizden de birileri olsun mantığı. olsun... da bu ben olmamalıyım. fakat benlik yitimine girmişim bir kere, yoksulluğumuzun, mutsuzluğumuzun, grevin, işsizliğin her şeyin müsebbibi benim sanki. mutlu etmeye odaklanmışım.
boyum tutmadığı halde sınava zar zor girmişim. 3500 kişi içerisinde ilk 200 e girmişim. sırada mülakat var. ardından da ankara'da yazılı sınav. her şey mülakatta koptu. iki alt sokağımızda oturan bir çingen çocuk - murat - o da beden eğitimini geçmiş mülakatta beraberiz. tipik şopar. üçer üçer alıyorlar içeriye. biz murat'la birlikte girdik. ona hiçbir şey sormadılar. ben geçtim. o kaldı.
ankara'daki sınavı boş geçtim. kimseye söylemedim. ikimiz de elendik böylece.
ertesi yıl, bir yaş küçük kardeşim evden kaçmaya başladı. yankesici bir grupla takılıyormuş. murat'ı buldum. küçük ama küçücük bir atelyede çalışıyordu. " ortak " olduğunu söyledi. bense uyuşturucuya bulaşmış, yankesicilik eğitimi alan kardeşimin peşindeydim. oysa murat ne kadar da kardeşim olmaya uygundu.
ne çok karışmıştı kafam. murat'ın izini kaybedeli çok oldu. kardeşimin kendisini bulması için çabalıyorum hala. yaşı kırka varmışken.
yıllar sonra sanal bir oluşumda bu başlığa rastladım. roman değil çingene. ve şimdi murat'ı anıp çingene milli marşını dinliyorum.

dinleyin, dinletin;



video

19 Eylül 2008

liboş kapitalizm

amerkanyanın en büyük üç bankasından biri çöktü. diğerleri sırada. böyle bir durumda ne beklersiniz? halk ayaklansın. isyanlar çıksın. anansının nikahı karlarla ev pazarlayan pezevenklerin batışı şenliklerle kutlansın.
olmuyor. olamıyor. insanoğlu zehirlenmiştir. bu zehir irrasyonel bir yaşamdır. deleluze'un dediği gibi "şizofreni tek çıkar yol"." ne söylemeli bilmem ki?
finans sektörüne bulaşan - altın, döviz, hisse senedi vs. - alan herkes bu işin içindedir. trilyon dolarlık fonlar kurulup bankalar kurtulurken, susuzluktan insanlar ölüyor. liberalizme şapka çıkartıyorum. ister şeriatçı, ister evangelist, ister yahudi olsun. helal olsun size ve sizi anlayamadıkları için, bunun için çaba göstermedikleri için "karnım doyuyor ya" diyen tüm işbirlikçi sefillere.
helal olsun.
hayır! küfür etmeyeceğim.

11 Ağustos 2008

ever tried. ever failed. no matter. try again. fail again. fail better

korkma
her seferinde farklı bir zenginlik
farklı bir çürümüşlük var

korkma
"galiptir bu yolda mağlup " sözünü
oyunu düzgün oynarsan
sana yazarlar

korkma
yenilmekten daha kötüsü de var
örneğin alçalmak
örneğin ucuzlaşmak
ve daha bir sürü

korkma
yeterki hile yapma
dürüst ol ama
genel geçer yargılara inanma

korkma
yüreğin kadar büyük bir yürek
gün olur çıkar karşına
yılma

ve basit olana
iradesiz olana
pişmanlığa teslim olana
prim tanıma
kötülükle açıklayamazsın
başa çıkamazsın
acırsın ve
altında kalırsın...

korkma
gün senin için doğuyor
uyuma!!!

amantes amentes


aynı anda iki kapıdan geçilemez. iki kapı seçeneği varken her zaman doğru olan seçilemez. zaman; kırılsa da, bükülse de seni doğru kapıya getirir.
problem; seni başlangıca getiren zamanın ne kadar doğru bir zaman olduğudur. bir yıl? üç ay? iki hafta? bir gün? uzun da sayılabilir, kısa da. ufkumuz ne kadar geniş buna bakalım.
yeni bir başlangıca güç ve cesaret kalmış mı?
ayakta durabilecek miyiz? sürünerek mi deneyeceğiz?
içimiz rahat mı? muhasebe defterleri ne diyor? yüzleşebilir miyiz?
haydi bakalım. yeni oyunlar, yeni kurgular...
asla basitleşmeden, beklentilerimizi cisme indirgemeden, meze değil mey olmaya, kana karışıp yüreği sıkıştırmaya...
cesaret, küçülmeden, ödün vermeden kopkoyu bir aşka...
amare!!! hem amatör hem de seven manasına!
geride kalanlara başsağlığı dilerken, deliliğe hazır olanlara merhaba...

08 Ağustos 2008

kaç canım var?

BİR CANIM VAR; DEDİM:
HERKES KENDİNE BİÇER: DÖNER BIÇAĞI MİSALİ:
BİR KERE; SON KERE; ÇIK KARŞIMA: DÖNER BIÇAĞI SENİN ELİNDE OLSUN:
DÖN; DÖNDÜM DE' DE; AMA::: GEL:
ANLAYALIM; SORGULAYALIM; DENEYELİM:
İÇİNE GİRMEDEN SENDEN MİSİN; BENDEN MİSİN BİLEMEM:
GEL; BENİ İÇİNE AL; YA YOK OLURUM; YA BİRLİKTE VAR OLURUZ:

27 Temmuz 2008

tek başınalığın dehşet veren tutkusu

***

dehşeti kendine saklayıp tutkuyu paylaşmayı gerektirir. tersi olursa!?

***

27 Haziran 2008

Şiir Zamanı


beni öp sonra doğur beni

şimdi
utançtır tanelenen
sarışın çocukların başaklarında.

ovadan
gözü bağlı bir leylak kokusu ovadan
çeviriyor o küçücük güneşimizi.

taşarak evlerden taraçalardan
gelip sesime yerleşiyor.

sesimin esnek baldıranı
sesimin alaca baldıranı.

ve kuşlara doğru
fildişi: rüzgarın tavrı.
dağ: güneş iskeleti.

tahta heykeller arasında
denizin yavrusu kocaman.

kan görüyorum taş görüyorum
bütün heykeller arasında
karabasan ılık acemi
- uykusuzluğun sütlü inciri -
kovanlara sızmıyor.

annem çok küçükken öldü
beni öp, sonra doğur beni.


cemal süreya


**********************


istanbul

kamyonlar kavun taşır ve ben
boyuna onu düşünürdüm,
kamyonlar kavun taşır ve ben
boyuna onu düşünürdüm,
niksar'da evimizdeyken
küçük bir serçe kadar hürdüm...

sonra alem değişiverdi
ayrı su, ayrı hava, ayrı toprak...
sonra alem değişiverdi
ayrı su, ayrı hava, ayrı toprak...
mevsimler ne çabuk geçiverdi
unutmak, unutmak, unutmak...

anladım bu şehir başkadır
herkes beni aldattı gitti,
anladım bu şehir başkadır
herkes beni aldattı gitti,
yine kamyonlar kavun taşır
fakat içimde şarkı bitti...


cahit külebi


şiir de zaman da bitti...


resim: klinger - sirene

Delimsemek 2


ben sandım ki; deliyi oynayandansa delinin kendisini yeğ tutmak gerek.
ben sandım ki; bir deli ancak deliliğime devadır.
ve ben sandım ki; o sensin.

ben fena halde yanıldım ki, sen aslında deli değil, hastasın.
ve ben fena halde yanıldım ki, sen hala normal olmak peşindesin.

hoşçakal ki, merhabaya benzeştir, ölüm ve yaşam gibi.
hoşçakal ki, ne ben o'yum ne de sen o'sun.


resim: bosch - deliler gemisi

12 Nisan 2008

PİPPA BACCA


.................
ilk sözü söylemenin zor olduğu, zorun ötesinde can yaktığı bir isme dair bir yazıya giriş ancak ve ancak boş, boşluğu işaret eden noktalara yakışır.
o boşluk: erkek egemen zihniyete, din kisvesiyle hükmeden moral cehalete, erkek evlat!!! yetiştiren annelere, ötekini bilmeyen ötekilere tekabül eder.
ne kızacak kimse vardır, ne de acıyacak biri. ne maktul, ne de o kişi!!! o kişinin eylemini gerçekleştirirken, bir birey değil; ait olduğu - kadın, erkek - toplumun genel geçer değer yargılarını temsil eden ve uygulayan infaz memuru olduğunu unutmamak gerek.
çıktık açık alınla...
israil'i , amerika'yı protesto için yollara düşmüştü. tecavüz edilip öldürüldü.
.................

08 Mart 2008

8 MART

video

şarkı tony gatlif'in gadjo dilo filminin müziklerinden alıntıdır.
nora luca 1

06 Mart 2008

THERE WİLL BE BLOOD

“There will be blood”. Biraz avangardizm, biraz da kutsal kitap kokan bir film adı. Paul Thomas Anderson' u keşfedeli uzun zaman olmadı. Tüm filmleri birbirinden şaşırtıcı. Boogie Nights, Magnolia, Punch Drunk Love vs...

İki buçuk saat boyunca ekrana kilitlendim. İlk on dakika tek bir diyalog olmadığını da belirteyim. Peki ama bu kadar ilginç olan neydi? Bir petrol devinin doğuş öyküsü mü? Burada anlatılan biyografik bir öykü değil. Kapitalizmle din olgusunun omuz omuza sömürdüğü zavallı çoğunluğun tasviri vardı. Daniel ve Eli - Eliah - ! İkisi de eski ahitte geçen isimler. Kanın akacağını söylerken halkın kanını emerek zenginleşen, zenginleşirken – insanlıktan - yoksunlaşan iki gücün kaçınılmaz çatışmasına tanık oluyoruz. Sonuçta kapitalizm asıl peygamberin kim olduğunu , diğerinin kafasını ezerek, kan akıtarak gösteriyor.

Teknik olarak yorum yapmamayı her zaman yeğlerim. Bana metin gerek metin. Yine de görüntüler ve müzik, illa ki müzik, çok etkileyiciydi.

Daniel'in özelinde para hırsının, dolayısıyla iktidarın, insanı tüm değerlerinden soyundurabileceğini gördük. Tuhaf olan, asıl tekel olan Standart Oil firmasının yöneticileriyle, vahşi kapitalizmden gelip sınıf atlamak üzere olan Daniel arasındaki incelmişlik farkıydı. Standart Oil'in yöneticiler kültür ve eğitimleriyle göz kamaştırırken Daniel pek bir köylü duruyordu. Üstelik o elleriyle insan öldürüp bizi dehşete düşürürken, gerçek kapitalizmin bunu asla yapmayacak kadar incelikli ve dahi sentimentalist olduğunu hatırlayarak, sömürü ve kitle katliamlarındaki ustalıklarıyla ne kadar kalifiye olduklarını anımsattı. Tabii; anımsamak isteyene. Ve de argumanı yetene.

Oscar ödülüne vs. girmeyeceğim zerrece önemsemiyorum. Ha bir ödül verilecekse, sızana kadar içmesi dışında hiçbir ortak noktamız olmadığı halde beni etkileyen Daniel Day-Lewis gönlümün baş aktörüdür.

İzleyin derim. Hepsi bu.

03 Mart 2008

sisifos

SALAKLIĞIN EVRENSEL TARİHİ

sağlam okurlar hemen farketmişlerdir. başlık borges'in "alçaklığın evrensel tarihi" kitabından esinlenmiştir. her ne kadar borges' in kitabını ve alçaklık anlayışını naif bulsam da, at hırsızlarıyla ortak çalışan çakma vaiz öyküsünü sevdiğimi ifade etmeliyim. gelelim salaklık kısmına, bu işin olmazsa olmazı; "ben biliyordum" dur. sonra" kendim ettim kendim buldum" şarkısıyla devam eder. bile bile lades mottosu ilk satıra yazılmalı. bir de değiştirme ve dönüştürme saplantısı vardır ki, saygısızlığın ve salaklığın dik alasıdır. karşındaki şeyi değiştirme -dönüştürme dürtüsü. asla , hiçbir şeyi olduğu gibi kabullenememe. sonrası saklı kalır. neyin saklı kaldığı açıktır; salaklık. salaklığın evrensel tarihine geçmiş tüm salakdaşlara selam olsun. beni hayata motive etmeye gücün yetmez cicim. bu da sana bir şey ifade etmiyorsa evrenselliğin doruklarına çıkmışsın demektir.

14 Şubat 2008

KIRILMA

video

toplam sekiz fotoğrafla hazırlanmıştır. tüm acemiliğime rağmen, hazırlarken çok keyif aldım. siz yine de şarkıya odaklanın. "white rabbit" - jefferson airplane
gördüğünüz hercai menekşeyi ellerimle yetiştirdim. bir de şimdiki halini görseniz!!!

FARKINDA OLSAK NE FARKEDER Kİi??

Bilişin kapısında geçmek, ergenikle birlikte, bilinçli ya da bilinçiz gerçekleşebilen bir eylemdir. Sonrası farkındalıktır. En son durak da farkında olmanızın bir şey fark ettirmediği sonucuna ulaşmanızdır.

Sonrası hiçlikte kaybolmak, varolmanın anlamını ve yollarını – umutsuzca – aramaktır.

Elinizde farklılık olarak sayabileceğiniz tek şey; ölümle ilişkinizdir. Ölümden korkmayarak, onunla kol kola yaşayarak naturanıza, eşref-i mahlukata nanik yapabilirsiniz. Velev ki; gün gelir siz de ölümden korkarsanız, işte araf tam durduğunuz yerdir. Ne yöne dönseniz araf, hangi yola sapsanız araf'a çıkar. İşte korkuların en büyüğü burada başlar.

Elimizde ne var? Yüzlerce yıl ızdırap çekmemize yetecek kadar malzeme. Üstelik nefes aldığımız her an üstüne bir kat daha eklenen, çeşitlenen, evrilen acılar ve şaşkınlıklar. Her an, ilerlemenin katlanarak hızlandığı zamanımızda yabancılaşmayı hücrelerimize kadar artan bir doğrultuda hissederiz. Hissetmeyenler denizinde yabancı bir parça gibi. Marjinallikle ya da eksantriklikle açıklanamayacak bir ötekileşme. Kendi içinde kendine sürgün. Tek çıkış kapısı elinden alınmış şaşkın ördek yarusu.

Yazık ki, hem ayna olup hem de aynada kendi dışında olup bitenlere seyirci kalmak acizliğidir bu!

Yazık ki, akvaryumda yaşayıp da akvaryumu tarif edemeyen bir balık olmanın çaresizliğidir bu!

Yazık ki, yalnız ve yönsüz, yolsuz ve araçsız, mesafeleri kestirememenin, son noktayı koyma yetisini kaybetmiş olmanın dehşetidir bu!

Dehşettir çünkü; farkında olduğunuz tek şey, bir mobius şeridinin aynı anda hem içinde hem de dışında yol alan bir sisifos olduğunuzu kabullenmişsinizdir. Bitmemiştir, yeni başlıyordur. Farkındasınızdır ama ne durdurabilirsiniz ne de yolunuzu değiştirebilirsiniz.

Sonsuza dek – her şeyin sizinle son bulacağının farkında olarak – devam eden bir döngü. Tek ihtiyacımız; şiddetli bir amnezi.

Bilincimizin hem altını hem de üstünü temizleyecek bir unutuş.


11 Aralık 2007

POST PARTUM

post partum blues! içimi titreten bir deyim. yaşamla hesaplaşamamanın kestirme tarifi. psikoz kısmı yarım yamalak. her zaman suicidal ol, homicidal dürtüler yok. içimdeki blues budur. hafifledim. su-i kastımdan kime ne?

30 Ağustos 2007

EL VERDİM...

el ver dedi
el verdim
kolumdan oldum

el ver dedi
kolum dedim
diğerini sordu

diğerine baktım
değerine baktım
gönlüm
el vermedi
el verdim
kolum...

15 Ağustos 2007

KAHTANİYE'DE AŞK BAŞKADIR

kahtaniye ırak'ta bir küçük kasaba. nüfusun bir kısmı yezidi bir kısmı sünni.

ortadoğu yanıyor yıllardır. insanlar uykuya hasret, ilaca ve ekmeğe ve suya...

ortadoğu'nun ortası ırak. ırak'ın ortasında bir kasaba kahtaniye, gözlerden ırak.

adını kimsenin anacağı yoktu ya! bir aşk yaşandı orada, hem de bu zamanda.

ortadoğu'nun ortasında ırak, savaşın kucağında ırak... ateşin, kanın ve kinin sardığı ırak ve kahtaniye...

kahtaniye' de bir yezidi kızı – de ki yezida - bir sünni gence aşık olmuş – de ki mahmud- yezida töreleri hiçe saymış, mahmut da. petrole bulanmış savaşın, kanın ve kinin irinli bulamacında bir aşk yeşertmişler inadına. dini, töreyi, geleneği boş vermişler aşka sarılmışlar. yezida mahmud'a kaçmış. sonuç; yezidiler yezida'ya recm cezası vermiş. sünniler yezidilerin kasabasını havaya uçurmuş petrol tankerleriyle. yüzlerce ölü ve yaralı. savaşın en büyük kaybı bu nazarımda...

bir yezida, bir mahmud, bir aşk...

bbc geçiyor haberi, iyice artıyor bunaltım, canımdan can sökülüyor.

tahammülleri yok. yoktu. olmayacak. insanlığımdan utanmakla geçiyor hayatım.

tarifli kederler içindeyim.


14 Ağustos 2007

YAZIK!!!

- yazık
- çok yazık
- böyle olmamalıydı
- haklısın
- oldu bir kere, elden ne gelir?
- hayat devam ediyor.
- evet, gündüz geceyi, gece gündüzü kovalıyor hala
- günü kararan da ışıyan da bizken, şikayet etmemeliyiz...
- doğru... aç gözlülük etmemeli
- bize yalan söylenmiyor ki! şüpheye yer yok! gece ve gündüz.
- aynen öyle... gece ve gündüz, sonra yine gece...
- ve sonra yine gündüz...
- ama insan öyle değil.
- doğru söyledin...
- neresi karanlık neresi aydınlık bilemiyoruz. o nereyi gösterirse kanıyoruz.
- ya da bir zaman geçince kanıyormuş gibi yapıp, rağmen olacakları izliyoruz...
- evet, genelde de rağmen acı çekiyoruz.
- olsun ama yılmıyoruz.
- yo! yılmak yok. herkesin doğru olamayıcağını bilen biri olarak ben doğal karşılıyorum.
- ben de, ben de...
- ama canım acıyor.
- benim de.
- bak. bu biraz derin...
- gel bir de buna bak sen.
- hmmmm! yaralı olmayanımız var mı?
- sanmıyorum! ama herkes hissetmiyor. olsada farkında değil.
- onlar bizim acımızı bilmezler değil mi?
- biz de birbirimizin acısını bilemeyiz ki!
- çok doğru...
- sen, yaranı seni yaralayana gösterdin mi?
- ilgileneceğini sanmıyorum. o yüzden göstermedim.
- ben de öyle yaptım. bilse bu kadar derin bir yara açmazdı.
- herkesin derisi farklı. biz biraz zayıfız galiba...
- sanmam. biz yara almaktan korkmuyoruz, farkımız bu...
- doğru diyorsun. ama insana inanmadan, sırtını dönmeden nasıl yaşanır bu hayat?
- bilmiyorum. bilseydim, en azından, yaralarım kabuk bağlayıncaya dek sakınabilirdim.
- işte bizim sorunumuz.
- işte insanoğlunun sorunu.
- varoluşun sorunu.
- korku mu?
- evet. sen neden bahsediyordun?
- hiçlik!
- o korkuların temeli değil mi?
-
bilmem! o türlü düşünmedim.
- yazık!
- çok, yazık!!

03 Ağustos 2007

HAYATA AMATÖR KALMAK

atmosferle ilk temasımın üzerinden otuz küsür yıl geçmiş bulunmakta. geri dönüp baktığımda elde var, hiç. nihilist miyim? eh, belki biraz. ama 'cehennem başkalarıdır' demek dışında varoluşcu da sayılabilirim. örgütlü olmadım hiçbir daim. apolitik değilim ama. anarşist sınıfına koysan, kendini tamlayamamış yeterince muğlak bir kavram. geç git yanından.

ne iş yaparım ki ben? hiçbir şey. e, okumadın mı bişeler?

okumazmıyım hiç! önce bir altın bileziğim olsun kolumda deyu elektronik okudum meslek lisesinde. bitirince aslında edebi tarafımın ağır bastığını farkettim. sonra eski çağ dillerini , kültürlerini okudum. arada baktım ki sarmıyor, sahne sanatlarına daldım. o arada olmadı bir de gidip “kontrol sistemleri teknolojisi” ne yazıldım. bitiremedim ayrı. hasılı kelam, mürekkep yalamışlığım var da bir diploma temin edemedim. eşin dostun tezlerine yardım ederek tatmin oluyorum.

peki, sana “ mesleğin ne ? “ diye sorduklarında, ne yanıt veriyorsun?

yanıt vermiyorum. hiçciyim ben. ne bir uzman ne de bir ustayım. ben ezelden beri acemiyim, ebediyete kadar amatör kalacağım.

uzmanlık kötü bir şey mi?

yanıt veriyorum, evet! bir konuda uzmanlaşmak demek, her ne ise o, onun yaşamınızı biçimlendirmesi demektir. demiş ya büyük adamlardan biri; “elinizde bir çekiç varsa her şeyi bir çivi olarak görürsünüz”. hah, işte o hesap. uzmanlık eline bir çekiç almaktır. sonrasında eylemlerini belirleyen sen misin yoksa elindeki çekiç mi, emin olamazsın...

peki ya sanat?

en kötüsü de burada başlıyor. sanatın yaratıcılıktan beslendiği söylenir ama ekoller, okullar, akımlar gırla gider. yanılmıyorsam eagleton söylemişti ya da barthes” beceriksiz sanatçı taklit eder, usta olan kendine mal eder” diye. gerçi, 'söylenmemiş bir şey yoktur' demeye getiriyor ama... bir de sanatçı kimliğini edinince ele alınan çekiç thor'un baltasına dönüşü verir. efenim, yarattığını sanan kişi az buçuk küçük tepeleri de ben yarattım havasına girer, girdirilir. ben onlara tepebeyi diyorum, artodalite çağının arto tepebeyleri.

acemilik, amatörlük iyi bir şey mi ki?

acemilik çocuk işidir. yetişkin olupta çocukluğa öykünmenin temelinde uzmanlaşmamış, ustalaşmamış olduğumuz yaşa dönmek isteği yatar. bir uzman yanlış yapamaz, usta acemilik edemez. yerle yeksan olur biriktirdiği her şey. bir yetişkin normların dışına çıkarsa sopa hazırdır. hata yapmakla, yanlış yapmakla, suç işlemekle... cezai ehliyeti vardır ve yaptırımlar mevcuttur toplumda. ama çocuk yanlış ya da hata yapmaz... suç işlemez. bilmez ve içinden geldiği gibi davranır. o, bu dünyanın işleyişini bilmeyecek kadar küçüktür. dönen dolapların, homo homini lupus söylemlerinin dışındadır. bilmediği için, acemi olduğu için suçlanamaz. aklı fesata çalışmıyordur henüz!!! oysa yetişkinlik tek başına travmatik bir durumdur. "her bildiğini söyleme, fakat her söylediğini bil " (marcel lenoir) eeee!? yetiştim diye diken üstünde olmak zorunda mıyım ? evet canım, öylesin. ama, ama... aması maması yok. yetişkinsin sen, bulaşmışsın bir kere. yaşın kaç? hah! tamam . olmuşsun işte. öptüm, görüşürüz...

08 Temmuz 2007

DELİMSEMEK ...

çocukluğumda çok sevdiğimiz şekerler vardı, az bulunan. kimi zaman yurtdışından gelen çikolatalar olurdu. azar azar yerdik tükenmesin diye. sonra bir kısmını saklardık ve bir zaman sonra o saklanılan bir parça "nen" ummadığımız bir anda karşımıza çıkardı.
peki bu " nen " bir insansa?! evet, kimi zaman " bunu saklamalıyım, kaybolmamalı " deyip özenle, aklımızın bir yerine not ettiğimiz insanlar vardır.
pat diye çıkarlar karşımıza. " orada mısın? " diye sorarlar, ne diyeceğinizi şaşırıp, eliniz ayağınıza dolanırken onlar doğrudan lafa girerler. sanki az önce ayrılmışsınızdır yanından. o kadar kısadır, o zaman aralığı ve mesafeler. çünkü onlar delidir, zaman ve mekan sürrealdir onlar için.
o deliler ki, kendilerini bilirler. kimse de onlardan bir şey beklemez. dedik ya! onlar delidir. ama her şey onlarla daha başka bir renkte ve kokudadır. zaman bile farklı akar.
herkesin yedeğinde bir deli bulunmalı. pat! diye karşısına çıkmalı. siz ne olup bittiğini anlamadan , o size milyonlarca renk ve aroma katıp kaybolmalı.




kumbaracı yokuşundaki teras katı anımsıyor musun , deli kadın? dost olacaktık ya. öğlen sıcağında içmeye başlayıp, gece yarısı içki almaya çıkışımız. dost olmak üzerine kestiğimiz ahkamlar. ara sokaklarda tekel bayii arayışımız. istiklal caddesi bomboş. köşelerde iş tutan üç beş travesti. üstünde benim yeşil ince fitilli kadife ceketim. bir türlu dizginleyemediğin gülüşün. çişinin gelmesi. tekel bayisinden aldığımız biralardan birini boşaltmamız ve senin asmalımescitin ara sokaklarında çişini yapman. neden, doğrudan yere değildeşişeye işediğini işin bittikten sonra sormayı akıl edişimiz. sen kaldırıp atmak isteyince, engel oluşum. içerim, içemezsin iddialaşmamız. tam dudaklarıma götürmüşken sarılıp dudaklarımı ısırman. ve bizim dost olamayacağımızı anlamamız. " madem öyle, gidip sevişelim bari " deyişimiz.
ve yok olman ortalıktan. gerçek olup olmadığını düşünmem günlerce.
zaman zaman olmadık yerlerde karşıma dikilmen. deli misin? ben mi şizofrenim? ama sen sahte olamayacak kadar delisin. elle tutulur, gözle görülür, tadılır ve öpülür derecede. koklamayı saymıyorum. binbir kokulu dağ çiçeğim. sevgili delim.


deli ettin yine beni
göründün ve kayboldun
sanrıların kucağında bir kesik baş
yalvar yakar olsam şeytana
ruhuma karşılık istikrar
senle hep seninle
gerçekçi olmalıyım
imkansızdan vazgeçmemeliyim
memelerinde diş izlerim
izimi yitirdim
kendi içimde kayıp
gözlerin pek bir ayıp
tüm olan biten gaip
yok kızı yok seni
niye geldin
niye gittin
iyi ki varsın
dedim işte
yolun açık olsun
kafası manyak delim




delimsedim son günlerde. susamaktan beter. yokluğun fena koymaya başladı. hiç böyle olmamıştı daha önce. seni bir sanrı, bir illüzyon olarak kabullenmiştim. geldiğinde gideceğini bilirdim. nasıl olsa yine gelecek derdim. ama bu kez...
seninle ben irademi sınadım her daim. oruç gibi bir şey yoksunluğuna katlanmak, sana iman etmek. çıkıp gelişin cennet kapılarının açılması gibi olurdu. ama bu kez...
kaderi feleğin sırtına bindirip zihnimden şutlayalı asırlar oldu, karnım tok fataliteye falan... o nedenle suçlu bulamam kendimden başka. ne çekersem müsebbibi benim derim, suçlu aramam. sensizliğimin bedelini ödemek boynumun borcu. haşa! şikayetim yok. ama bu kez...
sanki bu kez günler yirmi dört saatten daha uzun, haftalar da on gün falan sürüyor. oyalanmak için kendime düşmanlar ediniyorum. kin tutamam bilirsin. çok sürmüyor didişmelerim. benimkiler zaten yeldeğirmeni misali. serde don kişotluk da var. demem o ki; bu kez farklı.
ne olur çabuk dön.
bu kez...